Teknolojinin hayatın merkezine yerleştiği bir dönemde yaşıyoruz. Artık birçok suç, fiziki temas olmaksızın, yalnızca bir internet bağlantısı üzerinden işlenebilmektedir. Bu nedenle evde ya da işyerinde kullanılan internet hattı, basit bir abonelik ilişkisi olmaktan çıkmış; hukuki sorumluluk doğuran bir alan haline gelmiştir.
Uygulamada en sık karşılaşılan hatalardan biri, WiFi şifresinin başkalarıyla paylaşılması veya kablosuz ağın şifresiz bırakılmasıdır. Oysa bilişim suçlarında ilk tespit edilen veri IP adresidir. Suçun işlendiği IP numarasının hangi aboneye ait olduğu belirlenmekte ve soruşturma doğrudan o kişi üzerinden başlatılmaktadır. Nitekim Yargıtay içtihatlarında da, IP abonesinin doğrudan şüpheli kabul edildiği görülmektedir. Bu nedenle işlenilen bir suçta IP adresi size aitse ilk olarak sizin kapınıza gelinir ve süreç sizinle başlar. Hesabını veya internetini bilinçsizce kullandıran kişi kendisini Ağır Ceza Mahkemesi’nde savunma yaparken bulabilir.
Şifresiz ya da zayıf şifreli kablosuz ağların, yaklaşık 200 metre çevreden erişime açık olabileceği yüksek yargı kararlarında vurgulanmıştır. Yargıtay 12. Ceza Dairesi, bu tür ağların üçüncü kişiler tarafından kullanılabileceğine dikkat çekmiş; buna rağmen IP sahibinin soruşturma sürecinin merkezine yerleşeceğini ortaya koymuştur. Bu durumda, bağlantı üzerinden işlenen bir bilişim suçunda abone sahibi en azından “kuvvetli şüphe” altında kalmaktadır.
Elbette IP kaydı tek başına mahkûmiyet için yeterli değildir. Yargıtay, teknik inceleme yapılmadan verilen kararları “eksik inceleme” gerekçesiyle bozabilmektedir. Yargıtay 13. Ceza Dairesi kararlarında; modemin kablolu ya da kablosuz oluşu, kullanılan şifreleme yöntemi, dışarıdan sızma ihtimali, IP kopyalanması veya zararlı yazılım riski gibi teknik hususların bilirkişi marifetiyle araştırılması gerektiği açıkça ifade edilmiştir.
Bununla birlikte, teknik inceleme süreci dahi kişinin ağır ceza tehdidi altında yargılanmasına engel değildir. Özellikle konuta veya işyerine özgü WiFi ağlarında şüphe daha güçlü değerlendirilmektedir. Şifrenin kırıldığını savunan abonenin, IP erişimi nedeniyle hakkında kamu davası açılmasına yetecek “yeterli şüphe” altında kabul edildiği kararlar mevcuttur.
Toplu kullanım alanlarında ise ayrı bir sorumluluk doğmaktadır. 5651 sayılı Kanun’un 7. maddesi gereği internet toplu kullanım sağlayıcıları erişim kayıtlarını usulüne uygun şekilde tutmakla yükümlüdür. Kafe, bilardo salonu gibi yerlerde sunulan şifresiz WiFi üzerinden suç işlenmesi halinde kesin delil bulunmadığı durumlarda beraat kararları verilebilmekle birlikte, işletme sahiplerinin adli süreçle muhatap olması kaçınılmaz olabilmektedir.
Sonuç olarak; WiFi şifresinin bilinçsizce paylaşılması ya da ağın şifresiz bırakılması, doğrudan mahkûmiyet anlamına gelmese de kişiyi ağır bir ceza soruşturmasının tarafı haline getirebilmektedir. Yargıtay, IP kaydını başlangıç delili olarak görmekte; ancak teknik inceleme yapılmadan mahkûmiyet kurulamayacağını da vurgulamaktadır. Buna rağmen soruşturma, gözaltı, el koyma ve uzun yargılama süreçleri ciddi hukuki ve kişisel sonuçlar ve mağduriyetler doğurabilmektedir.
Özellikle kişiye veya konuta/ işyerine özel wi-fi ağlarında bu konudaki şüphe daha kuvvetli olduğundan bu konuda kuvvetli şifreler belirlenmeli ve kullanma amacı konusunda bilgi sahibi olmadıkları veya tanımadıkları kişilere bu şifrelerin paylaşılmaması önem arz etmektedir.
İnternet bağlantısı artık yalnızca bir iletişim aracı değildir; hukuki bir sorumluluk alanıdır. WiFi şifresini paylaşmak, iyi niyetli bir davranış gibi görünse de, ceza hukuku bakımından ağır sonuçlar doğurabilecek bir risk barındırmaktadır. Dijital çağda ihmal, çoğu zaman sanık sıfatıyla tanışmanın ilk adımı olabilmektedir.
Dijital güvenlik artık kişisel tercih değil; hukuki bir sorumluluktur.
